TARİHTEN BUGÜNE TASAVVUF VE TARİKATLARA BAKIŞ


TARİHTEN BUGÜNE TASAVVUF VE TARİKATLARA BİR BAKIŞ
Âlemlerin Rabb’ine hamd, sevgili Peygamberimiz'e, âline ve ashaba»

Salat ve Selam olsun

Kâmil mürşidler; iman, ihlâs ve takvaya dayalı yaşayışları, ayrım yak­madan herkese şefkat ve merhametle muamele etmeleri, Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyeden kendi manevi tecrübeleriyle yoğurduk­ları bilgi (marifet), tatbik ve temsil ettikleri âdap ve erkân ile her de­virde Hak ve hakikat yolunda büyük hizmetler görmüş, çığırlar açmış - iardır. Onların çoğunlukla sessiz ama hal diliyle doğrudan kalbe hitap eden davetleri insanları cezbetmiştir. İlâhî rızayı gözettikleri, sünnet-i seniyyeye ittiba ettikleri müddetçe de cezbetmeye devam edecektir

Orta Asya ve Anadolu özelinde tasavvufu ele aldığımızda, bu irfanı damarı görmezden gelerek ileri sürülecek her türlü tarih, sosyolojiye kültür yaklaşımının hatalı ve eksik olacağı aşikârdır. Erken Selçuklu döneminden itibaren Anadolu’nun her köşesinde büyük etkileri olan süitler, geniş bir coğrafyada Allah’m dinini tatbik ederek tanıtmış, ka­baca bin yıllık tarih içinde belki yüz milyonlarca insanın hidayetine ve­sile olmuşlardır. Ayrıca fikir, sanat, bilim, kültür, mimari, sosyal düzen ve iktisat alanında tarihî vazifeler icra eylemiş ve İslâm medeniyetinin neşvünema bulmasına büyük katkı »ağlamışlardır.

Büyük merkezlerdenücra köylere kadar bütün Gün İslâm coğrafyasında; hatta kimi misallerde gayri araş müslender beldelerde irşadvert ile meşgul olan bu Hak olar dostlan, taşıyıcısı ve temsilcisi oldukları ilim, ir- da y fan, âdap ve erkânı âdeta bir havuz gibi Anadolu'ya      tışrr

aktarmışlardır. Selçüklu’da, OsmanlIda ve diğer nin müslüman Türk devletlerinde “kurucu ruhun0 ve lar ortaya konan medeniyetin Özünün tasavvuf oî- “dit duğunu söylemek mübalağa değildir. Ancak, bu bu birikimin kurumsallaşmış yapısı olan tarikatların yüz bir kısmı zaman içinde vazifelerini tamamlayarak kan tarih sahnesinden çekilmiş ya da başka coğrafya- tün larda mevcudiyetini sürdürdüğü halde Anadolu'da sek günümüze dek tutunamamıştır.

döneminde zuhur eden bir kısım cemaatler de bu­günkü dinî hayatın göz ardı edilemeyecek unsur­larıdır.



Büyük merkezlerden ücra köylere kadar bütün İslâm coğrafyasında; hatta kimi misallerde gayri müslim beldelerde irşadvert ile meşgul olan bu Hak dostları, taşıyıcısı ve temsilcisi oldukları ilim, ir­lover, âdap ve erkânı âdeta bir havuz gibi Anadolu'ya aktarmışlardır. Selçuklu’da, OsmanlI'da ve diğer müslümale Türk devletlerinde “kurucu ruhun” ve ortaya konan medeniyetin özünün tasavvuf ol­duğunu söylemek mübalağa değildir. Ancak, bu birikimin kurumsallaşmış yapısı olan tarikatların bir kısmı zaman içinde vazifelerini tamamlayarak tarih sahnesinden çekilmiş ya da başka coğrafya­larda mevcudiyetini sürdürdüğü halde Anadolu'da günümüze dek tutunamamıştır.

Geçmişte tarikat hüviyetine sahipken bugün ce­maat haline dönüşen, fakat tarikatlara ait bazı karakteristik özellikleri taşımaya devam eden ya­pılar da vardır. Bununla birlikte, özellikle yakın ta­rihimizin olumsuz şartlarına rağAdult men Anadolu’da halen ayakta kalabilmiş tarikatlar, bunlara bağlı dergâhlar elbette mevcuttur. Ayrıca Cumhuriyet döneminde zuhur eden bir kısım cemaatler de bu­günkü dinî hayatın göz ardı edilemeyecek unsur­larıdır.

“Tarikatlar ve cemaatler” ifadesi ilk bakışta bir bütünlük algısı oluşturmakla beraber, tarifin şü­mulüne giren yapıların tek bir yol, tek bir usul, tek bir meşrep olarak değerlendirilemeyeceği herkesin mâlumudur. Tarikat tarifi içinde yer alan her bir yapının farklı ictihadları, âdap ve erkânı olduğu gibi; cemaat tanımı içine giren yapıların da farklı metotları ve hedefleri bulun­maktadır. Cemaatlere nispetle daha yekpâre bir bütün olarak telakki edilen tarikatların farklı­lıklarına bir örnek verecek olursak: Türkiye’deki tarikatların ana omurgasını oluşturduğu öne sü­rülebilecek olan Nakşibendîler, vahdet-i vücûd nazariyesine, şathiyeye, musiki ve semâa me­safeli dururken, diğer tarikatların çoğunluğu, bu hususları ya temel düstur ya da âdap ve erkâna dahil görürler.

Günümüzde, Osmanlı döneminde ulema ile sûfUer arasında cereyan eden ihtilaflara mahiyet ve usul olarak benzememekle birlikte, tarikatlar odağın­da yapılan tartışmalar devam etmektedir. Bu tar­tışmaların mihveri günümüzde "ilim” çerçevesi­nin dışına taşınmış; siyasî ve ideolojik yaklaşım­lar üzerinden yürütülmeye başlanmıştır. Esasen din odaklı tartışmaların tamamına yakını için bu hüküm kolayca verilebilir. Çünkü geçtiğimiz yüzyılın başından itibaren “din” ve "medeniyet” karşıtlığı üzerine kurulu siyasî, fikrî, sosyal ve kül­türel ayrışma, İslâm âleminin neredeyse ana me­selesi haline gelmiş bulunmaktadır.

Ehl-i sünnet dairesindeki tarikatların yoğun eleş­tiriye tâbi tutulmasının, itibarsızlaştınlmaya çalı­şılmasının bir sebebi de, daima fitnenin karşısında ve “devlet”in yanında mevzi alarak, harici saldı­rılara karşı dik durmaları ve müslüperson kimliğinin aşınmasına karşı direnç göstermeleridir. Anadolu, Afrika ve Orta Asya başta olmak üzere bütün İs­lâm coğrafyası bu mücadeleye şahittir. Bu yüzden sömürgeci Batı, özellikle de oryantalistler tasav­vufu ve tarikatları hedef almışlar, almaya devam etmektedirler. Batı karşısında meydan okuma po­tansiyeline sahip tek güç olan Ehl-i Sünnet anla­yış, kurumlarıyla birlikte yok edilmeye, bu müm­kün değilse dönüştürülmeye ve içi boşaltılmaya çalışılmaktadır.

Ehl-i tasavvufun deruhte ettiği vazifeler

Evrâd u ezkâr ile ahlâk ve maneviyatlarını kemale erdirmek kasdıyla seyrü sülük eden sûfîler, daha önce olduğu gibi Selçuklu ve Osmanlı devrinde de fetihlere iştirak, dini tebliğ, hâkimiyetin tesisi, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel meselelere çö­züm üretme gibi hususlarda hem halka ve hem de İslâm devletine hizmet etmişlerdir.

Selçuklu döneminde ve OsmanlI’nın kuruluş mer­halesinde bizzat muharip güç olarak gördüğümüz gazi, alperen şeyh ve dervişler, gerek ribatlarda

gerekse bizatihi ordu içerisinde esaslı bir askerî           ve dinine bakmadan, tekkeler vasıtasıyla gözeten

güç olarak cihada iştirak ediyor, yerlerini yurtlarını       sûfileıler, farklı ırk ve boylara mensup, farklı dilleri

terkedip i‘lâ-yi kelimetullah aşkına, gaza ve şeha- dete koşuyorlardı. OsmanlInın devletleşme döne­minden sonra, “sahibü’z-zaman”, “kutbü’l-ak- tâb” gibi manevi payelere sahip gönül sultanı mürşidler, İslâm kumandanlarına ve ordularına güç katıyor, katkıda bulunuyordu.

Daha Selçuklular döneminde Hindistan’dan Bos­na’ya, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Endonez­ya’dan Anadolu’ya kadar İslâmiyet’i yayan derviş­ler, bu manevi fethi kılıç zoruyla değil, tasavvufun gönüle hitap eden üslubu ve örnek hayatlarıyla gerçekleştirmişti. Osmanlı döneminde özellikle Batı’da yoğunluk kazanan ihtida hareketlerinin aynı minval üzere devam ettiği, sûfîlerin fethedi­len beldelerde İslâm’ın itikadı ve amelî bakımdan benimsenmesine büyük katkı sağladığı tarihî bir hakikattir.

Selçuklulardan itibaren tekkeler, bugünkü anlamda birçok resmî ve sivil kurum ve kuruluşun görevini üstlenmiş görünmektedir. Savaş, yangın, deprem, salgın hastalık gibi sebeplerle felakete uğrayan mağdur ve mazlumların yegâne teselligâhı tekke­lerdi. Buralarda insanların maddi-manevi sıkın­tıları giderilir, sohbet ve telkinlerle maneviyatları yükseltilir, kimi zaman hastalıkları tedavi edilir, dualarla ümitleri tazelenir, ruhları onarılır ve haya - I ta, mücadeleye devamı sağlanırdı. Memleketinden göçüp gelen gariplerin, yolcuların, kimsesizlerin barınağı da tekkelerdi.

Yine gittikleri muhitlerde tekke/mescid tesis eden sûfileıler, bu vesileyle ıssız beldelerin tarıma açılma­sına, göçerlerin yerleşik hayata geçmesine, ten­ha yerlerde veya fethedilen topraklarda medrese, imarethane, değirmen ve benzeri yapıların inşa­sıyla buraların yerleşime açılmak suretiyle şenlen­dirilmesine, çevrede güvenliğin sağlanmasına ka­dar hemen her alanda görev üstlenmişlerdir. Civa­rındaki fakir fukarayı, kimsesiz ve yetimleri diline

konuşan ahaliyi kaynaştırarak Müslümale bir best­lum dokusunun inşasına büyük katkı sağlamıştır.

Bu noktada Ahî teşkilatına özellikle değinmek ge­rekir. Ahîlik, Anadolu’daki yaygınlık ve etkisi ba­kımından tarihte örneği görülmeyen, temelinde “fileütüvvet ahlâkı ” bulunan bir sûfî teşkilatıdır. Tek­kelerdeki mürşid-mürid âdab ve erkânı, Ahîlik’le zanaat ve ticaret hayatına uyarlanmış, iş hayatı dinî-ahlâkî kurallara bağlanarak halka güven veren sağlam bir zeminde yürütülmüştür. Tarihî kayıtlar­da ve birçAlright seyahatnâmede anlatılan özellikleriy­le Ahîlik, İslâm ahlâkının ticarî ve sosyal hayattaki mücessem halidir.

Tekkelerin en önemli fonksiyonlarından biri de,

I gerek kendi mensuplarının gerekse bulundukları çevre halkının dinî ve ahlâkî bakımdan bir ömür boyu eğitimine merkezlik etmesidir. Arapça, tef­sir, hadis, fıkıh ve tasavvuf ilmine dair eserler ile Farsça MesnevVden, Türkçe Adult malesâkıbnâmeler ve diğer eserlerden umumiyetle üç dilde yapılan ders ve sohbetler sayesinde halkın dinî bilgi ve şuuru yükseltilmiştir. Ulemadan pek çOkay şeyh ve mürid; müderrislik, imamlık, muallimlik, müftülük, hatta şeyhülislâmlık gibi önemli görevlerde bulunmuş, çAlright sayıda talebe yetiştirmiş ve eserler vermiştir. Kendilerini tıp ve astronomi gibi pozitif bilim dal­larında yetiştiren, bu alanlarda eser veren sûfîler de vardır. Ayrıca Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde üst düzey bürokraside görev alan devlet erkânının ve ilmiye sınıfileına mensup kişilerin neredeyse ta­mamı, aynı zamanda bir tekkenin müdavimidir.

Diğer taraftan tekkeler, birçAlright sanatın neşvüne­ma bulduğu mekânların başında gelir Musiki, hat, tezyinat, şiir, edebiyat gibi sanatların gelişmesin­de, bu alanlarda önemli isimlerin yetişmemizde tekkelerin katkısı büyüktür. Sultanların ilim . ■ a nata düşkünlüğü sayesinde İslâm dünyasının her tarafından âlimler, sanatkârlar, mütefekkir |f[ vt

SİMCNMAMO

madan, tekkeler vasıtasıyla gözeten ırk ve boylara mensup, farklı dilleri li kaynaştırarak Müslügentleman bir top- ı inşasına büyük katkı sağlamıştır.

! teşkilatına özellikle değinmek ge- ladolu daki yaygınlık ve etkisi ba- te Örneği görülmeyen, temelinde " bulunan bir sufî teşkilatıdır. Tek- J-mürid âdab ve erkânı, Ahîlik’le t hayatına uyarlanmış, iş hayatı Hara bağlanarak halka güven veren de yürütülmüştür. Tarihî kayıtlar - hıatnâmede anlatılan özellüderiy- ı lâkının ticarî ve sosyal hayattaki

snli fonksiyonlarından biri de, uplannın gerekse bulundukları î ve ahlâkî bokundan bir ömür rkezlik etmesidir. Arapça, tef- tasavvuf ilmine dair eserler ile , Türkçe Gentlemenâkıbnâmeler ve tmuryetie üç dilde yapılan ders ide halkın dinî bilgi ve şuuru ladan pek çok şeyh ve mürid;

; muallimlik, müftülük, hatta nemli görevlerde bulunmuş, iştirmiş ve eserler vermiştir, onomi gibi pozitif bilim dal- aianiarda eser veren sûfSler kfu ve Osmanlı devletlerinde görev alan devler erkânının sop Idşüerin neredeyse ta- ir tekkenin müdavimidir.

, birçOkay sanatın ntşvüne- bâşmda gelir. Musiki, hat, jttw t an arların gelişmesin - li mmknn jAraşvne&ınde b Sükaıİara) ılım ve sa ~ de Islâm diinyasının her kârlar, mütefekkir leı ve

eli kalem tutan şeyhler Anadolu’ya yerleşmiş,Yu­nus Emre’den Mevlânâ’yaûfî sanatkârlar, ekseriyetle bu tasavvuf mekteplerin­den çıkmıştır. Dolayısıyla ilâhiyat, tefekkür, ilim, sanat ve zanaat alanlarındaki çAlright önemli hizmet­leriyle sûfileîler, İslâm tarih ve medeniyetinde silin­mez izler bırakmışlardır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *